Thu06292017

Son Guncelleme09:21:39 ÖÖ

Google Translate


Back Kitaplar Kitaplar Yeryüzü Güncesi

Yeryüzü Güncesi

Yeryüzü Güncesi
Yeryüzü Güncesi
  • Önceki
  • 1 of 2
  • Sonraki

Vahşi doğada başı derde girenlerin şaşırdıklarından bahseder Jack London; “İnanması zor gelir ya da daha doğrusu iki ziyaret arasında anımsaması zor olur ama vahşi doğa bize ne olduğuyla hiç ilgilenmez.

Bizim ona gitmemizin sebeplerinden biri de budur aslında. Arada pek önemli olmadığımızın bize hatırlatılması iyidir.”

Bu paragrafı ilk okuduğumdan bu yana zaman zaman üzerinde düşünüyorum. “…önemli olmadığımızın bize hatırlatılması iyidir.” Doğrusu ya, kendini herşeyin merkezi olduğuna inandırarak varlığını sürdüren insanoğluna, aslında bu düşüncesinin ne kadar boş olduğunu göstermek bana hep çok ilginç gelmiştir.

VAHŞİ DOĞA

Bu başlığı koyarken çok düşündüm. Tutkuyla aşık olduğum doğaya, doğa kadar büyüleyici, etkileyici ve müthiş cazibeye sahip bu olağanüstü güzelliğe “vahşi” demek biraz ağırıma gidiyor. Ancak herkesin benim gözlerimle bakmadığının ve bakması da gerekmediğinin farkındayım. Bu yüzden biraz daha herkesçe anlaşılabilir olmayı tercih ettim. Son çözümlemede, kişisel olmayan ve kendi başına bırakıldığı taktirde sadece tartışılmaz bir kesinlik ve adalet içinde işleyen bu sistemin kusursuz olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Kesin bir düzen içinde işleyen doğa duygudan yoksun olduğu için, bizim onun hakkında ne düşündüğümüze aldırış etmez, çünkü hiç birini fark etmez. Hiç birinin onun için bir anlamı, diğerlerinden farklı bir değeri yoktur. Doğa yalnızca olasılıklarını gerçekleştirir.

Yanlış anlaşılmayı istemediğim için yaptığım bu girişten sonra asıl konuya geçiyorum.

KAOS MU, AHENK Mİ?

Demokrit’e göre; evrende her şey, dünya, güneş, deniz, dağlar, insan ve insan yasaları, Tanrıların iradesiyle değil, sebeple sonucun zorunlu akışıyla meydana gelmiştir. Evren bir kaos olmayıp, bir ahenktir. Görünen düzensizlikte, kendine göre sıkı bir düzen vardır. Her şey zorunluğa bağlıdır. Gökteki güneş bile kendi sınırları dışına çıkamaz.

Dünya, karma, bir diğer deyişle sebep – sonuç ilişkisine bağlı bir olasılıklar zinciri üzerine kurulu. Her şey yalnızca bu olasılıklar zincirinin bir parçasıdır. Benim Everest’e, veya K2 dağına tırmanan ilk Türk dağcısı olmam da öyle. Everest’e 1995 Mayısında ve K2’ye 2000 Temmuzunda bir Türk’ün çıkmasının sebebi, olasılıklar zincirinde bunların zamanı ve sırası geldiği içindi. Bu Türk’ün ben olmam ise yalnızca benim için farklı görünüyor. Çünkü kendi bilincimi ayrı bir varlık, kendimi tamamen bağımsız, ayrı bir birey olarak görüyorum, bir başka deyişle kendimi bu şekilde önemsiyorum.

HEPİMİZ YALNIZCA BİR OLASILIĞIZ

Gerçekte yalnızca doğadaki olasılıklardan biriyim, ve diğer olasılıklardan ne daha değerli ya da değersiz, ne daha önemli ya da önemsiz, ne de daha iyi ya da kötüyüm. Yalnızca doğa dediğimiz bütünün bir parçasıyım. Bu bütün, ancak bütün parçaları ile birlikte varolabilir, ne eksik ne fazla. Dolayısıyla bu noktada birey olmak, kendi olmak kavramının dışına çıkmak ve bütünün diğer parçalarına eşdeğer bir parçası olarak kendimizi algılamamız gerekiyor. Budistler, “self” – “kendi” diye bir şey olmadığını söylerler. Tasavvufta da, öğretiyi alanlara son aşama olarak, Tanrı özünden başka bir öz bulunmadığı ve kendi varlığının aslında yokluk olduğu öğretilir.

Hatırlıyorum da, bu duyguyu ilk kez bundan 5.5 yıl önce Everest’in zirvesinde geçirdiğim 20 dakika içinde hissetmiştim. Gözyaşlarım bana inat süzülürken; “aslında her şeyin ben olduğumu ve benim hiç bir şey olmadığımı” farketmiştim.

Bu noktada şunun farkına varıyorum; Ben, Everest’e tırmanan ilk Türk ve müslüman olmuş, Yedi Zirveleri tamamlayan dünyanın en genç dağcısı olmuş, Kar Leoparı ünvanlı, K2 dağına tırmanmış, bir sürü ilginç iş başarmış “koskoca! Nasuh Mahruki” değilim. Yalnızca, doğanın gerçekleşme zamanı gelmiş olasılıklarından biriyim. Benden başka herkes, benim doğanın olasılıklarından bir tanesi olduğumu anlayabilir. Yalnızca ben, kendimi ayrı bir birey olarak algılama yanılgısına düştüğüm için (kendimi önemsediğim için) bunda zorlanıyorum. Oysa dışarıdan bakıldığında, rahatlıkla; Eee, artık Everest’e de bir Türk’ün yada müslümanın çıkma zamanı ya da K2 dağına da bizden birinin tırmanma zamanı gelmişti denilebilir. (1995 yılında) 29 yıllık Dağcılık Federasyonumuz ve binlerce yetişmiş dağcımız var. Onlardan biri, elbette ki bir gün tırmanacaktı Everest’e. Yani ben, yani yalnızca bana göre ben, ama benden başka herkese göre onlardan biri, yani binlerden biri.

Benden başka herkese göre, sonuçta altmış küsur milyon nüfuslu Türkiye’de bir insanım ve Türkiye’de dağcılık sporu ile uğraşan binlerle ifade edebileceğimiz insanlardan biriyim. Bana göre ise, hayatım boyunca böyle koşullandırıldığım için, ayrı bir beden ve ayrı bir ruha sahip olan, olması gerektiğini düşünen bir varlığım. Bu konunun kolay kavranamayacağının farkındayım. Üzerinde bu kadar kafa yormama rağmen, zaman zaman özünü kaçırdığım oluyor. Yine de hayatı en üst viteste ve sonuna kadar yaşamayı başarmış kişilerden biri olan Jack London’ın şaşkınlığına kapılmamak elde değil diye düşünüyorum.

Bu noktada şunu belirtmek ihtiyacı duyuyorum; Bence en doğrusu, yaşama güçlü bir bireysellikle başlamak ve kendini iyice tanıyıp öğrendikten sonra, doğanın ve sistemin işleyişini kavramak ve sonra da bu sistemin içinde, kendi yerinin farkına varmak olmalı. Böylece kişinin, kendi olmaktan çıkıp, doğanın bir parçası olduğunu algılayarak, gerçek konumunun idrakine varmasının en doğrusu ya da en kolayı olduğunu düşünüyorum.