Sat09232017

Son Guncelleme09:21:39 ÖÖ

Google Translate


Farkederek Yaşamak

Farkederek Yaşamak


Her birimiz ortalama 70 – 80 yıl süresince, geçmişinde yüzbinlerce yıllık bir yaşam tecrübesi bulunan ve gelecekte de muhtemelen en az bu kadar daha var olacak olan bir ırkın temsilcisi olarak yaşıyoruz. Kendi küçük penceremizden baktığımızda, bu yüzbinlerce yıllık tarihin anlamını kavrayamayıp, bir kaç on yıldan oluşan kendi kısacık hayatımızı, tarih okyanusunda bir damla kadar olmasına rağmen, her şeyin merkezi gibi algılıyoruz.

Her birimiz ortalama 70 – 80 yıl süresince, geçmişinde yüzbinlerce yıllık bir yaşam tecrübesi bulunan ve gelecekte de muhtemelen en az bu kadar daha var olacak olan bir ırkın temsilcisi olarak yaşıyoruz. Kendi küçük penceremizden baktığımızda, bu yüzbinlerce yıllık tarihin anlamını kavrayamayıp, bir kaç on yıldan oluşan kendi kısacık hayatımızı, tarih okyanusunda bir damla kadar olmasına rağmen, her şeyin merkezi gibi algılıyoruz. İçgüdüsel olarak türümüzün devamını sağlamak için yapmamız gerekenleri yapıyoruz. Ancak bütün zekamıza ve kapasitemize rağmen, çoğumuz bunu bilinçli olarak kurgulamıyoruz bile. Doğuyoruz, gelişiyoruz, ürüyoruz, yaşlanıyoruz ve ölüyoruz. Yaşam adını verdiğimiz bu sürecin nasıl geçtiğinin yada nasıl geçmesi gerektiğinin çoğumuz farkında bile değiliz. Çoğumuz, Sartre’ın “kazayla doğmuş, yanlışlıkla yaşayan ve bilgisizlik içinde ölen insanı” gibi, hiç iz bırakamadan geçip gidiyoruz bu dünyadan.

İnsanoğlunun bu dünyayı paylaştığı diğer canlılardan en büyük farkı, yaşamı süresince öğrendiği tecrübelerini, kendinden sonraki kuşaklara, onların da teker teker tecrübe etmelerine gerek kalmadan direkt olarak aktarabilmesidir. Bir kurt yavrusu, yalnız geçireceği ilk kışı sağ olarak atlatabilmek için, annesinin bildiği bütün avlanma, savunma, saklanma tekniklerini, kendisi deneyerek öğrenmek zorundadır. Anne kurt ne kadar tecrübeli olursa olsun, yavru, her şeyi en başından teker teker denemek zorundadır.

 

İNSANLIK KALIR…

İbni Rüşt, insanlığın ortaklaşa düşünüşünden söz etmiş; İnsan ölür, insanlık kalır. İnsan şu kısa ömründe çok şey öğrenemez ama, insanlığın ortaklaşa ürettiği düşünün ulaşamayacağı sınır yoktur.

Her birimizin yaşamı, bireylerin teker teker tecrübesi olduğu halde, insanlık, her bir bireyin tecrübelerini de kendi kollektif bilincine katarak ilerler. Çin’de, Afrika’da, Venezuela’da, ya da dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan olaylar, yalnızca kendi lokal çevrelerinde geçseler bile, insanlığın bilgi hazinesine işler. Bunu yalnızca soyut bir olay gibi algılamayın. Bugün yazılı ve görsel medya sayesinde, Hindistan’da yaşanan depremi de, Amerika’daki başkanlık seçimlerini de, İsrail’le Filistin arasındaki problemleri de anında görebiliyoruz veya büyük bir araştırmacının ya da yazarın, hayatını adayarak öğrendiği bütün tecrübeleri, birebir yaşamamakla birlikte kendi yaşam tecrübemize dahil edebiliyoruz.

Şimdi, kendi küçük penceremizden bir adım geriye açılalım ve dünyaya öyle bakalım. Önce yakın tarihimizden bir örnek; 1930 yılı, Menemen. Kubilay adlı yiğit bir yedek subay, bile bile gencecik boynunu kör bıçaklara teslim ediyor ve bu asla boşuna değil. Türk toplumu bu yiğit subayın fedakarlığından alması gereken mesajı hemen alıyor ve ordumuz yapılması gerekeni yapıyor. Öğretmen olan Kubilay’ın anısına Menemen’de bir heykeli dikiliyor ve bugün ders kitaplarında, yiğit Kubilay’ın, genç cumhuriyeti korumak için nasıl yobazlara karşı korkusuzca direndiği anlatılır. Bir bireyin ölümü, onun toplumunun fark etmesini sağlıyor.

Şimdi bir kaç adım daha geriye gidelim. 1600 yılı, 17 Şubat, Roma. Karanlık, dogmacı kilisenin görüşlerine karşı olduğu için, dinsizlikle suçlanan Giordano Bruno, Çiçek meydanında canlı olarak yakılır. Bruno hayatı boyunca, kilisenin dayattığı dogmalara karşı, diyalektik düşünceyi ve bilgilerin, akıl ve deney üzerine temellenmesi gerektiğini savunur. Aristo’yu eleştirir, Kopernik’in güneş sistemi prensiplerini benimser. İnsanı, yaradılışın merkezine koyan dini görüşü teorileri ile sarsan Kopernik’i de mahkum eden kilise, özgür düşüncelerden çok uzaktır. Engizisyon yedi yıl boyunca Bruno’yu zindanda tutar, işkence yapar, sonra da öldürür. Gerçekler uğruna korkusuzca işkenceye ve ölüme direnen Bruno, bugün özgür düşüncenin bir sembolüdür. İnsanlığın bu çok önemli dersi alması için, Bruno’nun ölmesi gerekiyordu. Ve ders yerini bulur, önce onu yakan insanlık sonra heykelini diker.

Bir de iyice geriye gidip, bir daha bakalım insanlığa. Kafkaslarda sarp bir dağın tepesinde, Tanrı Zeus tarafından zincire vurulmuş bir titan. Bir kartal her gün gelip onun ciğerini yiyor. Acısını sonsuz kılmak için yenilen ciğer her gün yeniden oluşuyor. Ta ki Herkül gelip, onu bu sonsuz işkenceden kurtarana dek. Prometheus’a çektirilen bu Tanrısal işkence, onun Tanrılardan çalıp insana sunduğu ateşin (özgürlüğün, aklın) bedelidir. Bütün bu acılara rağmen, Prometheus her zaman insanların yardımına koştu.

Bu örnekleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Sonuç olarak söylemek istediğim; İnsanlığın mükemmel bir şekilde devamını sürdürebilmesi için, her birimiz gerektiği taktirde, bizim için ne kadar zor olursa olsun, yapmamız gerekenleri yapmalıyız. Çünkü önemli olan ben değil biz, insan değil insanlıktır, çünkü önemli olan hayattır.

------------------------

Çok az insan yaşamı gerçekten sever, bunun böyle olduğunun kanıtı da değişim korkusudur.

Andre Gide