Wed04262017

Son Guncelleme09:21:39 ÖÖ

Google Translate


Back Makaleler Makaleler Çeşitli Makaleler Ulusal Savunmanın En Önemli Unsuru Olan, Tarih Boyunca Övündüğümüz İnsan Gücümüz Nereye Gidiyor

Ulusal Savunmanın En Önemli Unsuru Olan, Tarih Boyunca Övündüğümüz İnsan Gücümüz Nereye Gidiyor

ULUSAL SAVUNMANIN EN ÖNEMLİ UNSURU OLAN, TARİH BOYUNCA ÖVÜNDÜĞÜMÜZ İNSAN GÜCÜMÜZ NEREYE GİDİYOR

Her devlet, iç ve dış tehditler olarak şekillenen, bekası ve güvenliği ile milletin refahına yönelen tehditlere karşı, kendi tehdit algılamalarına göre tedbirler almak zorunda kalmıştır. Tehdit değerlendirmelerinin asıl işlevi; belirlenecek tehdit / risklere karşı alınacak tedbirleri içeren milli güvenlik siyasetinin tespitine yön vermesidir.

 

Her ülke, kendi tehdit / risk algılamalarına göre bir milli güvenlik siyaseti belirlemek durumundadır.

Bu tanımdan yola çıkarak “Ulusal Savunma”yı ele aldığımızda şu açılımı yapabiliriz; yurdumuzu, devletimizi ve milletimizi her çeşit ve her yönden gelebilecek tehlikelere karşı korumak amacıyla maddi ve manevi bütün ulusal kuvvetleri bu uğurda kullanmak için gereken hazırlıkları vaktinde yapmak ve bir gereklilik halinde de bu unsurları en büyük verimlilik ve kararlılıkla kullanarak sonuca ulaşmaktır.

Ulusal Savunma’nın amacı, milli ülkü etrafında tam bir birlik ve bütünlük halinde toplanmış olan ulusun maddi ve manevi bütün kuvvetlerini ulusal savunma uğrunda kullanmaya hazır olması ve gerektiğinde tereddütsüz olarak kullanmasının sağlanmasıdır. Ulusal savunma zaman zaman yanlış değerlendirilerek sadece askerleri ve milli savunma birimlerini ilgilendiren bir mesele olarak algılanır. Oysa ulusal savunma milletin bütün fertlerinin, devletin, hükümetin ve ülkedeki bütün birimlerin ortak meselesidir ve tam manasıyla ulusal bir davadır. Ulusal Savunma aralarda üzerinde düşünülecek ve projeleri kâğıt üzerinde tutulacak bir konu değildir. Devletin ve yurttaşların her zaman birinci önceliğinde olması gereken ve üzerinde çalışılıp geliştirilerek, her türlü gelişmeye karşı her zaman proaktif / önalıcı olarak hazır olunması gereken hayati bir konudur.

Devletlerin, ülkelerine güvenlik ve refah sağlamak ve bu unsurları geliştirmek olan değişmeyen görevlerinin uygulama aşamasında karşılaştığımız Ulusal Güvenlik ve Ulusal Savunma için kullandıkları güç ve imkânların tümüne Milli Güç denir. Bu milli güç unsurları; insan gücü, coğrafi güç, askeri güç, ekonomik güç, siyasi güç, sosyo-kültürel güç ve bilimsel-teknolojik güç olarak sınıflandırılabilir. Milletlerine sunacakları refah ve güvenlik arasında bir denge oluşturabilmek için devletler, öncelikle sahip oldukları milli güç unsurları arasında bir denge oluşturmak zorundadır, çünkü bu güç unsurları ayrılamaz bir biçimde birbiri ile ilişkili ve karşılıklı bağımlıdır.

“İnsan Gücü”, diğer bütün unsurlarının planlanması ve uygulanması sözkonusu olduğu andan itibaren en önemli faktör olarak karşımıza çıkar. Çünkü doğal bir zorunluluk olarak insanların hayatına ait olan her şey insanla başlar ve yine insanla biter. Diğer güç unsurlarının tamamı insan gücü faktörünün çarpan etkisiyle büyük bir atlama ile son derece etkin pozitif bir bileşen haline dönüşebilirler, yeter ki bu unsurları doğru değerlendirip uygulama aşamasında doğru hamleler yapabilecek kapasitede insan gücümüz olsun. Elbette ki bu denklem tersine de işler, yetersiz ve/veya yanlış insan gücü ile, doğal olarak sahip olduğunuz coğrafi güç bile milli güce negatif bir faktör olarak etki edebilir.

Herhangi bir alanda “İnsan” faktörünü değerlendirebilmek için, öncelikle insanın ne olduğunu, nasıl tanımlanabileceğini kabaca da olsa anlamamız gerekir. Sürekli değişim ve gelişim içinde bulunan, yapıcı - yıkıcı ve yaratıcı - yok edici özellikleri, biyolojik ve kültürel ögeleri, her bireyinde kendine özgülük nitelikleri ile insan, yapısı itibarıyla oldukça karmaşıktır. Doğal olarak yaşamını sürdürme ve diğer canlılara göre önemli bir üstünlük olarak yaşamını geliştirme arzusu ve potansiyeli ile dünyaya gelen insan, bu amacına ulaşabilmek için, kurduğu toplumsal düzenlerde hep bu yönde çalışmak zorunda olmuştur. Aksi taktirde kendilerini bu konuda daha çok geliştiren ve hazırlıklı olan toplumların, tarih boyunca daha az gelişmiş diğerlerine yaptığı gibi yok olmaya veya ezilen, kullanılan toplumlar olmaya mahkûm olurlar.

Çok basit bir tarih dersi gösterecektir ki içgüdüsel olarak insanlar, dünya üzerindeki kısıtlı kaynakları hemcinsleriyle kardeşçe ve eşit olarak paylaşma konusunda son derece isteksizdirler. Bu paylaşımdan en çok payı alabilmek için de, o günün güç dengeleri, teknolojisi ve uluslararası işbirlikleri çerçevesinde, bundan binlerce yıl önce sahip oldukları vizyon ve önceliklerden ne daha az, ne de daha çok istekli veya daha iyi, daha kötü niyetlidirler. Geçmişin kabileleri, bugünün devletleri olarak bütün insan toplulukları ırksal, dinsel, etnik, kültürel, dilsel veya coğrafi birtakım bağlantılarla kendilerine yakın buldukları diğer topluluklarla birleşerek, yine aynı gerekçelerle kendilerinden uzak olduğunu değerlendirdikleri topluluklara karşı, dünya üzerindeki kaynakların paylaşımı konusunda mücadele etmişlerdir. Kılıçtan nükleer silahlara kadar çok geniş bir yelpazede çağın savaş teknolojileri ve silahları bu mücadelenin sonuçlarını ve ölçeğini belirleyen en önemli unsurlar olmuştur.

Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı ve sonrasındaki iki kutuplu dünya ve yüzyılın son sürecinde tek kutupa inen dünya sistemi herkese göstermiştir ki, artık uluslar topyekün bir harbe girerlerse sonuç harbe taraf olan herkes için geçmiş dönemlere kıyasla çok daha ağır ve acı olacaktır. Öncelikler ve niyetler hiçbir şekilde değişmemekle birlikte, hatta küresel nüfusun artık gerçekten de kısıtlı kaynakları iyice kıymetlendirmesine ve en zengin ve en yoksul devletler arasındaki uçurumun tarihin bugüne dek görmediği ölçeklere ulaşmasına rağmen, bugün için aklı başında hiçbir devlet ve insan sonuçta topyekün yıkıma kadar gidebilecek bu tür bir çatışmayı göze alamaz.

Bu olgular ve zorunluluklar dolayısıyla günümüzde devletler birbirlerine üstünlük sağlama ve sonucunda kısıtlı olan küresel kaynaklardan en yüksek payı kapma konusunda gösterdikleri mücadeleleri caydırıcılık ve meşruiyet yaratma gibi birtakım çatışma dışı metodlarla sürdürmektedirler. Bu metodları en iyi geliştiren, en iyi uygulayan, kendisini diğer devletlere en iyi ifade eden ve bu anlamda en büyük desteği alabilen devletler veya devletlerin oluşturduğu birlikler bu küresel oyunda kazançlı çıkmakta ve kendi kültürlerine gelecekte de varolma imkânı yaratmaktadırlar. Devletler insan topluluklarından oluşur ve devletler ölçeğinde yaşanan “küreselleşme” adı verilen ve mümkün olduğu kadar kansız sürdürülmeye çalışılan bu mücadelede her devletin elindeki en büyük güç yine insandır.

Devletlerin dünya sisteminde etkinliğini önemli ölçüde belirleyen unsurların başında kuvvetler etkileşimi içindeki rolü ve jeostratejik konumu, bir de kültürü gelir. Ekonomi, toplum yapısı, bilim ve teknoloji, enformasyon ve iletişim teknolojileri, eğitim, demografi, insan kaynakları, sağlık, enerji, siyasi yapı, hukuk düzeni gibi alt unsurlar bu iki temel olgudan etkilenerek şekillenir. Bu iki temel olgu ve bağlı – bağımlı tüm alt unsurlar insan faktörü ile doğrudan etkileşim içindedir. Toplumların temel yapıtaşı olan insanı, güçlü ve asil ya da güçsüz ve sefil yapan en önemli unsur da eğitimdir. Eğitimi, yetişkin neslin bir plana ve gayeye (Milli Hedefler ve Milli Menfaatler) göre genç neslin bedeni ve ruhi gelisimini sağlaması veya toplumun gereksinimleri doğrultusunda bireyler yetiştirilmesi şeklinde tanımlayabiliriz.

Büyük önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için yetiştirmek zorunda olduğu insan özelliklerine baktığımızda ilk anda şu nitelikleri alt alta yazabiliriz; Kendine güvenen, özgürce düşünen, düşündüğünü eyleme dönüştürebilen, vatandaşlık bilincine sahip, yurtta ve dünyada barışı benimseyen, cumhuriyet yönetimini yaşam biçimi olarak benimseyen, ekonomik yönden yapıcı ve etken, pozitif bilimi esas alan, güzel sanatları seven, fizik ve düşünce yönünden gelişmiş, erdemli, kendi benliğine, ulusuna ve vatanın bağımsızlığına düşman olan unsurlarla savaşma gereğine inanmış, insan - ulus ve yurt sevgisi olan, bağımsızlık onuruna sahip, dogmaya kapalı, bilime ve bilimsel düşünceye açık, dinamik düşünceyi, dinamik devrimi ve açık toplum idealini benimseyen. Kısacası devletimizin bekasını ve güvenliğini ve milletimizin refahını tesis etmek, bölgemizde lider ülke olmak, dünyanın geleceğinde geçmişte olduğu gibi yine etkin aktörlerden biri olmak amacıyla milli güç unsurlarımızı en verimli şekilde kullanabilmek istiyorsak, çağdaş insan modelinin tüm özelliklerine ve gereklerine sahip olan bireyler yetiştirmek zorundayız.

İnsan topluluklarının yaşamlarını sürdürebilmesi yardımlaşma, dayanışma ve işbirliği yeteneklerine bağlıdır. Çünkü bu yetenekler o topluluğun çağın değişen koşullarına ve yeni tehditlerine ayak uydurmasını ve sahip oldukları güç unsurlarının sinerjik bütünleşmesi sonucunda da alınan önlemler ve geliştirilen savunma mekanizmaları ile o topluluğun hayatta kalmasını sağlar.

Toplumların oluşturduğu sosyal yapı ise ulusal güvenliği belirleyen en önemli unsurdur. Bütün hayati önemine rağmen bu kavram toplumsal yapıdaki bozulmalara karşı fazlasıyla duyarlıdır. Ekonomik yapıdaki bozukluklar, yolsuzluk ve rüşvet, din ve etnik unsurların istismarı, çevre sorunları, adalet sistemindeki çarpıklıklar, ahlaki bozulmalar ve demografik çatışmalar bireysel ve ulusal güvenliğin öncelikli sorunlarıdır. Özellikle farklı sosyal yapıların var olduğu toplumlarda ve gelir dağılımı farkının yüksek olduğu ülkelerde sosyal yapının ulusal güvenliğe olan etkisi çok fazladır.

Sosyal yapı ve ulusal güvenlik kavramı birbirleri ile doğrudan etkileşim içinde olan kavramlardır. Öyle ki sosyal yapının sağlamlığı ulusal güvenliği, ulusal güvenliğin gücü ise sosyal yapıyı doğrudan etkilemektedir. Her örgütlü toplumda unsurlar arasında doğal olarak karşılıklı bağımlılık vardır. Buna göre bir bütün olarak toplum sistemi, onu oluşturan her önemli parçasına bağımlıdır, aynı şekilde her önemli parça da sisteme bağımlıdır ve bu önemli parçaların tamamı da sistemin diğer parçalarına bağımlıdır. Toplumsal yapı ve ulusal güvenlik arasındaki etkileşim kaçınılmaz bir sosyolojik gerçektir. Çünkü hiçbir ulusal güvenlik sistemi, sosyal yapıdan bağımsız olarak oluşamaz.

Ulusal savunma sisteminin başlıca dayanak noktalarını milli birlik ve beraberlik duygusu ve kuvvetli ve sağlam bir milli karakter ile bütünleşmiş bir millet, yer altı ve yer üstü kaynaklarımızın en iyi şekilde değerlendirilerek planlı kalkınmaya dönük sanayileşme ve endüstriyel büyüme, ve 21. yüzyılın en önemli unsurlarından olan her alanda bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetleri oluşturmaktadır. Türk toplumu bu unsurların eksik ve/veya yetersiz planlanmış olmasının bedellerini, son yüzyıl içinde 1. Dünya Savaşı’ndaki kanlı iç isyanlardan, Kıbrıs Barış Harekatı’ndaki dışa bağımlı savunma sanayiinin engellerine kadar, çok ağır olarak defalarca ödemek zorunda kalmıştır. Güçlü bir ulusal savunma için bu acı deneyimlerden mutlaka ders çıkarılmalıdır.

Ulusal güvenlik ile sosyal yapının etkileşimini incelerken demografik yapıyı mutlaka dikkatlice irdelemek gerekir, çünkü nüfus ve insan gücü bir ülkenin en büyük sermayesidir. İnsan kaynaklarını milli güç unsurlarının başında gelen etkin insan gücü olarak değerlendirebilmek için birtakım olmazsa olmaz şartlar vardır. Bunlar; çağın gerektirdiği şartlara uygun şekilde bir genel eğitim düzeyine ulaşılması, ülkenin çağın değişen koşulları ve öncelikleri doğrultusunda ihtiyaç duyacağı insan kaynağını yetiştirmeye dönük planlı eğitim ve öğretim yapılması, nüfusun her düzeyinin göz önünde bulundurularak dengeli mesleki eğitimin sağlanması, tam istihdamın güvence altına alınması, sağlık bakımından yeterli olanaklarla donatılmış olması olarak sıralanabilir. Bu şartların yerine getirilmesi nüfus artış hızı ile yakından ilintilidir.

Doğal olarak kontrolsüz ve aşırı nüfus artışı, bunu karşılayabilmek için belirli bir ekonomik güce ve oturmuş sosyal yapıya ihtiyaç duyulması nedeniyle, bu şartların yerine getirilmesinin önündeki en önemli engelidir.

Yukarıda değinildiği gibi, aşırı nüfus artışı, eğitimsizlik, bilinçsizlik gibi münferit sorunlar, karşılıklı bağımlılık ilkesi nedeniyle de birbirlerini tetikleyerek kısır bir döngüye dönüşebilecek ve ulusal güvenliği tehlikeye sokabilecek çok önemli bir problem olabilmektedir. Çünkü savunma ve güvenlik kavramları sadece dış tehditle sınırlı değildir. Bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir. Eğitimden amaç bireyi nitelikli ve mutlu kılmak, nitelikli bireylerin katılımı ile mutlu, kalkınmış, güvenli ve çağdaş bir toplum yaratmaktır. Çağdaşlık insana yapılan yatırımla doğru orantılıdır. Çinlilerin; “Bir yılı düşünüyorsan buğday ek, on yılı düşünüyorsan ağaç dik, eğer yüz yılı düşünüyorsan insan eğit!” sözü insana ve eğitimine verilmesi gereken önemin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Buna göre, eğitim ve sağlık alanında doğru yatırımlar ve planlamalar ile insan kaynaklarının geliştirilmesi, tüm nüfusun özellikle kadınların ekonomik ve siyasi hayata katılmaları sağlanmalıdır.

Büyük önder Atatürk’e göre, “millî eğitimin gayesi, yalnız hükümette memur yetiştirmek değil, daha çok memlekette ahlaklı, cumhuriyetçi, inkılapçı, olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek kabiliyette, dürüst, düşünceli, iradeli, hayatta rastlayacağı engelleri aşmaya kudretli, karakter sahibi gençler yetiştirmektir”. Atatürk, bu niteliği 1 Mart 1932 günü TBMM açış konuşmasında şöyle dile getirmiştir: “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir”.

 

 

 

SONUÇ

 

Ulusal savunma anlamında yakın zaman için düşük olasılıklardan biri olmakla birlikte savaş süreci yaşanırsa, (bu makaleyi 2003 yılı sonlarında yazmıştım, o günün konjönktüründe öngörüm bu şekildeydi, ancak koşulların çok hızlı ve karmaşık bir şekilde değiştiği bugün için düşüncelerim ne yazık ki bu kadar rahat değildir - çevremizdeki sıcak çatışma ve savaş sürecinin önümüzdeki yakın dönemde Türkiye’yi de içine çekebileceğinden büyük endişe duyduğumu söylemek isterim.) Türk milletinin son kalesi olan bu vatan mutlaka ve her şart altında sonuna kadar savunulacak ve vatan tehlikeye düştüğü taktirde kadın, erkek, genç, ihtiyar herkes, Atatürk’ün “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz” direktifi doğrultusunda düşmanın gücüne ve sayısına bakmadan bugün de sonuna kadar çarpışacak kararlılıktadır.

Ancak içinde bulunduğumuz çağda, devletler savaş dışı yol ve yöntemlerle de baskı altına alınabilmekte ve rakip (düşman) ülkenin amaçlarına bir tek mermi bile sıkılmadan sadece ekonomik ve siyasi baskılarla da ulaşılabilmektedir. Bugün ulusal savunma olgusu sadece askeri stratejiler ve savaş koşullarında uygulanacak birtakım taktiklerden çok daha ötede bir anlam kazanmıştır ve buna bağlı olarak çok daha kapsamlı değerlendirilmeli ve pek çok değişik faktörle ilişkilendirilerek çok boyutlu olarak planlanmalıdır.

Ne yazık ki bugün için elimizdeki veriler, ülkemizin bu konuda son derece kırılgan bir noktaya doğru hızla ilerlediğini göstermektedir. Acil olarak önlemi alınmazsa, insan gücümüz ve buna bağlı olarak ulusal savunma imkânlarımız ülke güvenliğini sağlamaya yeterli olmaktan uzaklaşma tehditi altındadır. Tek tek olayları gördüğümüzde belki farkına varamıyoruz ama üst üste koyduğumuzda birtakım kayıplar geometrik olarak büyümekte ve o ölçekte de güvenliğimizi etkilemektedir. Geleceğine güvenemediği için yıllardır beyin göçü ile kaybettiğimiz parlak zekâlar, her seviyede görülebilen yolsuzluk ve rüşvet çarkı ile iyice zayıflatılmış ve muazzam bir borç yükü altında ezilen devletimiz, milletvekillerinin bile açık açık söylemekten çekinmediği güvenilmez bir hukuk sistemi, alt kimliklere bölünmüş ve ulus devlet idealinden gittikçe uzaklaştırılan bir millet, vergi ve sosyal güvenlik gibi hak ve yükümlülüklerin eşit olarak paylaştırılamamasından dolayı gittikçe hukuk dışı davranmaya itilen insanlarımız, siyasetçilerin oy toplama uğruna sisteme güveni zedeleyen gerekli-gereksiz ekonomik ve sosyal aflar çıkartmaları, tarih boyunca başı dik durmuş milletimizi sadaka kültürüne alıştırarak ahlaki değerlerimizi yerle bir etmeleri, hemen her alana yayılmış mafyanın namuslu vatandaşlara kurduğu baskı, bölücü ve irticai tehditlerin devam etmesi ve benzeri unsurlar ülkemizin ulusal savunma imkânlarını kaçınılmaz olarak kritik noktaya doğru götürmektedir.

Bugün içinde bulunduğumuz sürecin nasıl bu noktaya kadar geldiğini anlayabilmemiz için, öncelikle baktığımız yeri ve ölçeği değiştirmemiz gerekmektedir. Devletlerin hayatı, insan ömrüne kıyasla çok daha uzundur, dolayısıyla etki-tepki süreçleri de bu oranda farklıdır. Bazen 10 yıl, 50 yıl hatta yüzlerce yılda yaşanan olaylar, tarih kitaplarında sadece birkaç satır içinde ifade edilerek geçilir. Bugün için, geleceği öngöremeden kendi insani ölçeğimiz ve vizyonumuzla bakarak, son derece masumane olarak algılama ve değerlendirme yanılsamasına düşebileceğimiz, kitlelerin eğitiminde ve yönlendirilmesinde büyük bir gücü olan medya ve onun günümüzdeki en boyalı oyuncağı magazin ve televole kültürü-kültürsüzlüğü, tıpkı bir uyuşturucu madde bağımlılığı gibi, ne yazık ki bizim düşündüğümüzden çok daha büyük bir tehdittir.

Türkiye’de son 10 yılda yazılı, görsel ve işitsel medyanın uygulama konusunda geldiği nokta ve kaçınılmaz olarak birinci derecede etkileme gücüne sahip olduğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında yavaş yavaş ama planlı bir şekilde yarattığı değişim, kurucu iradenin kimliğine, ahlakına ve vizyonuna aykırı bir toplumun şekillendirildiği bir tezgâh haline dönüşmüştür. Kişisel kanaatim olarak, uygulayıcılarına çok hızlı bir sosyo-kültürel ve ekonomik gelişim fırsatı veren bu tezgâhta, kısa dönem menfaatleri uğruna buna içeriden alet olanların ihanet değil ama aymazlık içerisinde olduğunu düşünüyorum. Ulusal savunmamızın en önemli gücü olan insan kaynağımızı tüketen bu gelişmelerin, kendi kafamda yapmaya çalıştığım uzun döneme dönük projeksiyonlarında, büyük bedeller ödenerek ve yokolmanın eşiğindeyken belki de son bir şans olarak, Mustafa Kemal gibi tarihte eşi görülmemiş bir liderin bize nasip edilmesi sayesinde kazandığımız Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekasına, güvenliğine ve milletimizin refahına çok önemli bir tehdit olduğunu düşünüyorum.

Devletleri var eden unsur, onun kucağında birlikte yaşama isteğinde bulunan ve bunu koruma azmi ve kararlılığında olan milletidir. Devletin görevlerinden biri de, kendi bekasını ve güvenliğini sağlayan milletini oluşturan her bir yurttaşı doğduğu günden itibaren, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitilmesi, yetenekleri ve seçimleri doğrultusunda en uygun fırsatların yaratılması ve elbette yaşamı boyunca daha pek çok sosyal imkânın sunulmasıdır. Sözün özü, her şeyin başı insandır. Devlet, insanına yatırım yaptığı ölçüde güçlenir ve yeni kuşaklara o oranda daha büyük hizmet eder. Bu hizmet anlayışı karşılıklıdır ve birlikte ilerlemeyi ve büyümeyi getirir. Karşılıklı güven ilişkisinin sağlandığı ortamlarda devlet kazanır, vatandaş kazanır, herkes kazanır.

Bu sinerjiyi yaratabilmek için devletin resmi güçlerinin yanı sıra, en az onlar kadar etkin olabilecek 4. (medya) ve 5. (STK’lar) güçlere de büyük görev ve sorumluluk düşer. Bu açıdan bakıldığında, medyanın, geleceğin beyinlerine, üretken akıl ve ellerine, yani bugünün tertemiz ve saf çocuklarının zihin haritalarına televole ve magazin kültürsüzlüğünü ekmesi, uzun dönemde bizim için büyük bir tehdittir. Çünkü bugünün çocukları geleceğin üreticileri, işadamları, sanayicileri, sanatçıları, edebiyatçıları, sporcuları ve askerleri olacaktır. Gelecekteki insan kaynağımızın bu tezgâhın elinden geçmesi, geleceğimiz için büyük bir tehdittir. Bu konuda; “beğenmeyen seyretmesin”, “bilmem kaç tane televizyon kanalı var, isteyen istediğini seyreder”, veya “en çok ‘rating’i alan programlar bunlar, dolayısıyla insanlar bunu istiyor, biz de onlara istediklerini veriyoruz”, “bütün dünyada benzeri programlar var” gibi bir savunma yapmak ve bu savunma karşısında eli kolu bağlı durmak, en azından aymazlıktır. Bugün en çok sunulan ve dolayısıyla takip edilen haberler, cinayet, şantaj, kavga, seks, magazin, özel hayat, futbol konularındadır. Bugün cinayet haberleri ve özel hayata ait konular bile insanlara ucuz bir fotoroman şeklinde canlandırmalarla veya gerçek karakterlerin katılımıyla sunulmaktadır, bir satırla ifade edilecek haber dakikalarca sanki ödüllük bir film prodüksiyonu yapılıyormuş edasıyla hazırlanmakta ve bu hazırlığın bedeli de bu ülkenin özkaynaklarından ödenmektedir.

Büyük önderimiz Atatürk’ün dediği gibi; “Yalnızca ufku görmek yetmez, ufkun ötesini de görmek gerekir” sözünden, bu topraklarda yaşayan her kişi ve kurum vazife çıkarmalıdır. Bu konuda elbette ki birinci sorumlu devletin ta kendisidir. Bu devlet, ulusal bütünlüğümüze ve savunmamıza tehdit olan her şeyle ilgili gerekli düzenlemeleri sağlayacak ve uygulayacak her türlü kuruma sahiptir. Eksik olan, belki de son elli yılda her alanda bize büyük bedel ödeten zihniyet sorunudur. Ancak ufkun ötesini göremeyen ve kısa dönem menfaatleri uğruna, güzelim ülkemizin geleceğine dinamit yerleştiren günü kurtarma zihniyeti devam ettiği sürece gelecekte de Türkiye kaybetmeye devam edecektir. Ulusal savunma imkânlarımızın ekonomik, siyasi ve sosyal baskılarla zayıflatılması devam ederse, belki bir savaş durumuyla değil ama sadece zaman içerisinde devletimizin bekası ve güvenliği ve milletimizin refahı tehlikeye girebilecektir.

Ülkemizi, içinde bulunduğu dışa bağımlı, sanayileşememiş, gelişememiş, vatandaşları arasında eşitlik, adalet, sosyal güvenlik ilkelerini tam olarak tesis edememiş dolayısıyla devletine güveni sarsılmış bir halk konumundan çıkarmanın en etkin yolu siyasi, ekonomik, teknolojik, eğitimle ilgili bütün yenilik ve çağdaşlaşma hareketlerinin süratle ve kararlılıkla yapılması gerekliliği ve şartıdır. Bunlar yapılmadan ulusal savunmanın olmazsa olmaz koşulu olan nitelikli insan gücü eksik kalacağından, etkin bir ulusal savunmadan söz etmek mümkün olmayacaktır.