Sat09232017

Son Guncelleme09:21:39 ÖÖ

Google Translate


Dikey Limit

Dikey Limit


Bugünlerde vizyonda olan, K2 dağındaki bir kurtarma operasyonunu anlatan Dikey Limit adlı filmde yaşananların dağcılık anlamında ne derece gerçekçi olduğu son zamanlarda en çok duyduğum soruların başında geliyor.

 

K2 dağına tırmanma şansı yakalamış ve sağ kalmayı becermiş dünyadaki 167 dağcıdan biri olarak, (22 dağcı zirveye ulaştığı halde inememiş) bu konuyu açmak istiyorum.

Gerçek hayattaki dağcılıkla birebir kıyaslayacak olursak, filmde ciddi abartıların ve tipik Hollywood atraksiyonlarının bulunduğunu söylemek çok yanlış olmaz ancak sonuçta teknolojiyle çok iyi desteklenmiş ve sinema anlamında oldukça etkileyici bir film olduğu da bir gerçek.

Filme profesyonel bir dağcı olarak eleştirel bakacak olursam, şunları vurgulamam gerekir. Kurtarma operasyonuna giden ekibin, hızlarını azaltmaması açısından oksijen desteği almaması pek olası bir şey değil. Temiz bir tırmanış yapmakla, bir kurtarma operasyonu tamamen ayrı şeylerdir. En güçlü dağcılar bile, yüksek irtifa koşullarında, başkalarının hayatı için normal şartların üstünde bir performans göstermeleri ve riske girmeleri gereken durumlarda, (kendileri, ya da en azından kurtaracakları kişi için) oksijen desteği bulundururlar. 1995 yılında Everest dağına aynı gün birlikte tırmandığımız – ve daha sonra Annapurna’da hayatını kaybedecek olan – sevgili dostum Anatoli Boukreev bile, 1996 yılında Everest dağındaki tek başına gerçekleştirdiği kurtarma operasyonunda bunu yapmışken, onun klasının yanına bile yaklaşma ihtimali olmayan dağcıların oksijen desteği almadan böyle bir işe kalkışması bence pek olacak şey değil.

KURTARMAK MI İNDİRMEK Mİ DAHA ZOR

Bir de artık iyice tükenmiş bir ekibin, o yükseklikten ve o rotadan akciğer ödeminin ileri safhalarına yaklaşmış bir dağcıyı nasıl indirecekleri konusu emin olun o filmde izlediğinizden çok daha heyecanlı bir film olabilirdi, nedense o konuya hiç girmemeyi tercih etmişler. Everest’in zirvesinden dönüşte, bütün yorgunluğumuza rağmen, 8200 metreden 7900 metreye kadar iplerle indirdiğimiz ve burada aşağıdan gelen kurtarma ekibine teslim ettiğimiz Romanyalı dağcının kurtarma operasyonunda neler çektiğimizi bir ben, bir Rus rehber George, bir de Allah bilir.

Patlayıcı konusunun ve her ekibin nitrogliserin taşımasının beni de en az sizin kadar şaşırttığını itiraf etmeliyim. Buzulda bir gedik açmak için bu yöntemin uygun bulunması bence fantazi sınırlarını bile zorluyor. Bir arama operasyonunda patlayıcı kullanma fikri, ilk olarak 1924 yılında Everest dağının kuzey sırtı rotasında hayatını kaybeden Mallory ve Irvine’nin cesetlerini bulmak için ekip lideri John Noel’in aklından geçtiği halde, bugün için kabul edilebilecek bir teori bile değil.

Akciğer ve beyin ödemlerinden dolayı, belli bir yükseklikte mahsur kalan dağcıların filmde ifade edildiği kadar net bir zaman dilimi içinde ölecekleri savı da, ne yazık ki – ya da Allahtan, gerçek dışı. Filmin geçtiği K2 dağında, 8000 metrenin üzerinde, bir gecesi açıkta, uyku tulumsuz, çadırsız hatta kaz tüyü elbisesiz, oksijensiz (ve dexhametazon’suz – filmdeki mucize ! ilaç) olmak üzere, 45 - 46 saat geçirmiş biri olarak bu konuda kişiden kişiye, metabolizmalarının yeteneklerine bağlı olmak üzere, oldukça değişebilecek bir zaman aralığı gözlemlemenin gerçek hayatta daha doğru olacağını söyleyebilirim.

EKİP ARKADAŞININ İPİNİ KESMEK?

Bir de birilerinin kurtulması için, birilerinin ipi kesmesi konusu var ki, bir kaç şey de bununla ilgili anlatmak istiyorum. Filmde iki kez yaşanan olay, aslına bakacak olursanız dağcılık tarihinde bir hadi bilemediniz iki kere yaşanmış bir olaydır, yoksa öyle ikide birde dağcıların karşılaştığı bir durum değildir. Bilinen en popüler gerçek olay; Joe Simpson ve partneri Simon Yates'in başına gelen durumdur. Zorlu bir rotada yaralanan partnerini indirmeye çalışırken çok kötü bir pozisyonda, arkadaşının ağırlığının baskısı altında sıkışıp kalan Simon Yates, korkunç bir fırtınanın ortasında saatlerce deli gibi uğraşıp sonuç alamayınca artık arkadaşını tuttuğu ipi kesmek ve onu görmediği boşluğa bırakmak zorunda kalır. Bu olaydan yıllar sonra Simon Yates'i, bir gün Tien Shan dönüşü İstanbul'da evimde misafir etme şansına sahip olduğum için konuyu yakinen biliyorum. Her nasılsa Joe Simpson ölmez ve bir mucize eseri kırık bacaklarıyla sürünerek tekrar Ana Kampa ulaşır. Yaşadığı olağanüstü tecrübeyi anlattığı "Boşluğa Dokunmak" adlı kitabı yıllarca en çok satanlar listesinde yer alacaktır.

Arka planda K2’nin olağanüstü güçlü silüeti ile verilen Ana Kamp görüntüleri, parti, kalabalık, teknolojinin her türlü imkanına sahip yönetim çadırı, değişik bir takım olasılık hesapları gibi nosyonların, biraz abartılı olmakla birlikte, kabul edilebilir olduğunu düşünüyorum. Sunulan insan profillerini ise şaşırtıcı derecede olası bulduğumu söyleyebilirim.

ABARTILI AMA ÇOK BAŞARILI

Özellikle vurgulamak istediğim bir diğer konu ise, baş aktörün çift kazmayla yaptığı, uçan sincap benzeri uzun atlayış değil ama filmdeki diğer duvardan düşme, kayma, buzul çatlağına düşme ve çığ sahnelerinin son derece etkileyici olduğu. Sıradan bir dağcı psikolojisi ile, düşmek, kontrolsüz kaymak, giderek hızlanmak ve çığ altında kalmak duyguları, sonuçlarını çok iyi bildiğim ve bu güne dek kendimden uzak tutmayı becerebildiğim halde, dostlarımın düşüşünü ve çığ altında kalmalarını defalarca yaşadığım için, ilkel bir içgüdüyle her zaman korktuğum ve deli gibi çekindiğim uyarılar. Filmde bu sahneleri o kadar iyi çekmişler ki, onları izlerken midemin kasıldığını ve her tarafımın gerildiğini itiraf etmeliyim.

Sonuçta detaylarına girecek olursak, kurgusal anlamda bir takım hatalar gözlemlemek mümkün olmakla birlikte, sinema adına ve bambaşka bir dünyayı, dağcıların dünyasını, izleyiciye heyecan dozu yüksek ve görsel açıdan kesinlikle tatmin edici bir şekilde yaşatmak adına gayet iyi bir film olduğunu söyleyebilirim.

İlk fırsatta ikinci kez izlemeyi düşünüyorum...